Nedir Bu Dil Öğrenme Sancısı?

Yeni bir ülkeye adım attığımızda valizimizde sadece eşyalarımız değil, aynı zamanda hayallerimiz, hedeflerimiz ve kocaman bir umut vardır. Bu hedeflerin en başında ise genellikle yeni bir dil öğrenmek yer alır. Başlangıçta her şey ne kadar parlak görünür: Kurslara yazılacak, her gün kelimeler ezberlenecek, gazeteler alinip okunacak,filmler orijinal dilinde izlenecek ve kısa sürede sokakta, markette, arkadaşlarla akıcı bir sohbete dalınacaktır. Fakat hayat, planlarımıza her zaman eşlik etmez ve o parlak hayaller, yerini adına “dil öğrenme sancısı” dediğimiz o tanıdık ve sancılı sürece bırakır.

Geçenlerde Instagram’da paylaştığımız o kelimeyi hatırlarsınız: “dépaysement”. Yani, insanın alıştığı ortamdan, kendi toprağından uzakta hissetmesi, bir nevi yadırgama ve yabancılama hali. Dil öğrenme süreci, bu hissi en yoğun yaşadığımız alanlardan biridir. Anlamadığınız şakalara zoraki bir tebessümle karşılık verirken, en basit derdinizi anlatmak için kelimeleri bir araya getiremezken ya da bir telefon görüşmesinde çaresizce kalırken hissettiğimiz tam olarak budur. Kendini en iyi ifade eden insanın bile bir anda küçük bir çocuğa dönüşmesi, zihninin içindeki zenginliğin dilinin ucuna bir türlü gelememesidir. Ve sonunda kendimizi, en iyi ifade ettiğimiz dilin konuşulduğu ortamlarda, şarkılarda, televizyon kanallarında buluruz. Artık binlerce kilometre uzakta kalanın konforunu bu yeni ülkeye taşımaya çalışırız. Peki, mümkün olur mu? Ne yazık ki hayır!

Elbette hepimiz biliyoruz ki bu işin anahtarı istikrar. Her gün bir adım atmak, bir tuğla daha koymak. Ama kimin hayatı her gün aynı istikrarı sürdürmeye müsait ki? Yeni bir ülkeye adapte olmanın getirdiği yorgunluk, bürokratik işlerin bitmek bilmeyen takibi, günlük hayatın telaşı, iş, çoluk çocuk veya okul stresi derken, o gün için planlanan dil çalışması bir anda lüks gibi görünmeye başlar. Günler haftaları, haftalar ayları kovalar ve bir bakarız ki, o başlangıçtaki şevkten eser kalmamış. İşte o an, kaybolmuşluk hissi ve ardından gelen acımasız bir ses belirir: ” öğrenemiyorum.”

Bu, kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıktır. Kendimizi bu kadar suçlamamalıyız. Göç yolundaki her birimizin hikayesi, zorluğu ve motivasyonu farklı. Kimimiz kariyeri için, kimimiz ailesi için, kimimiz de sadece yeni bir başlangıç için bu yola çıktı. Dolayısıyla öğrenme hızımız, yöntemlerimiz ve önceliklerimiz de farklı olacak. Mükemmel bir gramerle konuşma baskısını üzerimizden atıp, “Bugün ne öğrensem kârdır,” felsefesini benimsediğimizde o sancı hafiflemeye başlar.

Markette kasiyere söylediğiniz bir “günaydın”, komşunuzla havadan sudan ettiğiniz yarım yamalak bir sohbet, radyoda anlayabildiğiniz tek bir cümle,bazen anlayamadığınızı karşınızdakine açıkça söylemeniz ve karşılığında daha yavaş, daha açıklayıcı bir geri bildirim almanız … Bunların hepsi birer zaferdir.

Dil öğrenmek, bir bitiş çizgisine varmak değil, bir yolda olmaktır. Ve bu yolda düşmek de, yorulmak da, mola vermek de var.

En güzeli ne biliyor musunuz? Bir şeyi öğrenmek sadece bir karardır. Dün çalışamadın mı? Sorun değil. Bugün yeniden başla. Gramer kitabının en başından başlamak zorunda değilsin. Aç bir şarkı, sözlerini anlamaya çalış. Sevdiğin bir filmi altyazılı izle. Ya da sadece dışarı çık ve etrafındaki tabelaları oku. Nereden ve nasıl başladığının hiçbir önemi yok. Önemli olan, pes etmeme ve her gün o kararı tazeleyebilme iradesidir.

Unutmayın, bu sancılı süreç, aynı zamanda bizi biz yapan, karakterimizi şekillendiren bir yolculuktur. Her yeni kelimeyle sadece bir dil değil, aynı zamanda yeni bir kimlik, yeni bir “ben” inşa ederiz. Bu yüzden, küçük zaferlerinizi kutlayın ve bu sancının aslında, başka bir yerde yeniden doğup büyümenin ta kendisi olduğunu hatırlayın.

Paylaş: